+
Share

Kayıp Şehirde Aşk

Mustafa Mutlu İbili’nin bu romanı, roman tekniği, editöryal düzenleme açılarından çokça eleştiri alabilir ve edebiyatçı olmamama rağmen bence de haklıdır bu eleştiriler. “İnsan basmadan önce bir okur” dedirten kısımları, roman basılmadan önce düzgün bir şekilde incelenmemiş ve aceleye getirilmiş hissi veriyor. Taslak çalışmadaki devrik ve kopuk noktalar aynen yansıtılmış basılan kitaba da. Dolayısı ile bir bakıma aslına sadık kalınmış.

kayipsehirdeaskRoman, Kıbrıs’taki taş ocaklarından çıkardığı taşı Türkiye’ye götürüp orada çimento yapımında kullanan İstanbul’lu iş adamı Mehmet’in, ailesi (Anne ve Kızkardeşi) ile birlikte 1968 yılında Kıbrıs’a yaptığı gezi sonrasında Kıbrıs’a aşık olması ve sonraki yıllarda Kıbrıs’a temelli yerleşip orada evlenmesi ve buna paralel Kıbrıs’ta devam eden olayları konu alır. Hikaye, 1974 Barış Harekatı ve Maraş’ın Kapalı Maraş olması ile son bulur.

Burada, hikayesel ve çok anlamasam da edebi olarak çokça hata bulabileceğiniz hikaye kısımları haricinde, Mehmet’in ailesinin Kıbrıs’ı tanımasına yardımcı olan rehber Salih’in, Kıbrıs’ın önemli şehirleri ve ören yerleri ile ilgili verdiği ve akıcı olan anlatımlar beni çok etkiledi. Bunları da önce sayfaları altlarından katlayıp sonra sayfaları tarayıp OCR’layıp, daha sonra da önemli yerlerini seçerek ayrıştırdım.

Hikayenin geçtiği dönem, Kuzey/Güney ayrışması tam oluşmadığından kimi kısımlar Kuzey Kıbrıs’ta, kimi kısımlar de Güney Kıbrıs’ta geçmektedir.

Kendime, aileme ve Kıbrıs’a ziyarete gelecek konuklarımza anlatmak üzere güzel bir çalışma olacağını zannediyorum.

Malia

Limassol kazasına bağlı bir Türk köyüdür. Türklerin kendi aralarında telaffuz ettiği manada “Bağlarbaşıdır. Kıbrıs’ın en güzel üzüm bağlarının bulunduğu yerdir, çok verimli topraklara sahip olan Malia tepelik bir alandadır. Kıbrıs’ın güneyindedir. Hatta rivayete göre elinizle Malia’daki üzümleri sıksanız; üzümlerin suyu Limassol a kadar gider derler.

Lefkoşa

Caddenin tam bittiği alanda okaliptüs ve servi ağaçlarının arasında kalan çok eskiden surların geçit vermediği bu bölgede, Lefkoşa’ya giriş çıkış yapılabildiği, sadece “Girne Kapısı” bulunur. İsmini de Girne’ye giden yolun üzerinde olmasından dolayıdır. Yüzyıllar boyunca şehre açılan bu kapıdan günün belli saatlerinde açılıp kapatılırmış. Gece yani güneş battığı zaman Lefkoşa’nın diğer kapıları da kapanır şehre giriş çıkış mümkün olamaz. Hatta 11 burçlu bu Lefkoşa surlarını Venediklilerin, Türklerin saldırılarına karşı yaptığını rehber Salih’ten duyduklarında hayretler içerisinde kalırlar.

Türkler dünya tarihine ışık tutan bir toplum. Bu nedenle doğu da Çinliler Çin Seddi’ni, İstanbul da Bizanslılar İstanbul Surlarını Kıbrıs’ta da Venedikliler Lefkoşa’da 11 burçlu surları yaşadıkları yerleri güvende tutmak ve Türklere karşı savunmak amaçlı yapmışlardır.

Lefkoşa Türk Lisesi

Bir dönem ismi Celal Bayar Lisesi olar, okul, 1960 senesinden itibaren Lefkoşa Turk Lisesi olarak açılmış.

Rumlar Kanlı Noel Katliamı’ndan sonra bu bölgelerde okula gelmenin riskli olduğu için 1964 Mart ayına kadar eğitime ara verilmiş, mart ayından itibaren sadece son sınıflar için eğitime başlanmış ama Türkler ile Rumlar arasındaki gerginlik ve saldırılar daha da arttığı için gündüz okulda eğitime gelen öğretmen ve öğrenciler akşam da vatan savunması için mevzide nöbet tutarak okumaya çalıştıklarını söylediğinde Selma

1965-66 öğretim yılından sonra günümüze kadar sorunsuz olarak aralıksız öğretime devam edilmiştir.

Hüseyin Ruso

Türklerden oluşan Küçük Kaymaklı Spor Klübü kurulduğu sırada yani 1960’h yılların ilk çeyreğinde yaptığı transferlerle büyük başarılar elde eder. Kanlı Noel zamanında EOKA’cı gruplar Türklere yaptığı seri tacizlerle çaresiz Türkler yerlerinden ve evlerinden uzaklara göç etmek zorunda kalmışlardır.

22 Aralık 1963 günü böyle bir saldırı anında Küçük Kaymaklı Spor Kulübü’nün kurucularından Hüseyin Ruso bu tacizlere tek başına karşılık vermeye çalışır. 0 gün orada bulunan insanlar kendilerinden sayıca fazla olan bu EOKAcların diretmelerine hem imkânsızlıklar hem sayıca azlık yüzünden fazla karşılık veremezler.

Hüseyin Ruso yol ortasında şehit olmuştur. Son nefesini verirken doğrulmuş yattığı yerden ve Beşparmak Dağlar.’na bakarak gözlerini yummuş.

Kıbrıs Kahvaltısı

Reçeller, bal, kuru üzüm, üzüm ve harnup pekmezi, tavuk ve bıldırcın yumurtası, sıcak olarak kızartılmış köy ekmeği – helva -tahin – pekmez, domates – salatalık, tereyağı, siyah zeytin, çakızdes Gabiralık üzerinde hellim ve zeytin kebabı (kızartılmış zeytin) sarı peynir, yumurtalı ekmek, yağlı bitta (zeytinli çörek) veya tahinli, sıcak içeceklerden siyah çay, soğuk içeceklerden ise gül şurubu, limonata veya nar şurubu ikram edilmektedir.

Gazimağusa

Tabela’da Famagusta (İngilizcesi) hemen altında Yunanca olarak Ammohostos yazmaktadır.

Eski Mağusa şehri Lefkoşa ve Girne şehirleri gibi bir kale içindedir. Çünkü Kıbrıs deniz ülkesi olduğu için sürekli güçlü ülkelerin sömürgesi olmaktan kurtulamamıştır. Ve her geçen koloni, denizden saldırı yaptığı için buralarda yaşayan halk, daha güvenli olan kaleleri inşa etmişler ve içinde yaşamışlardır. Şehirlerini bu şekilde savunmuşlardır. İstanbul bile Bizans’ı koruyan surlar içerisindedir.

Salamis’in MS 648’de Araplar tarafından yakılıp yıkılması üzerine, oradan göçen halkla büyüyen kent küçük bir liman kentine dönüşür. Kentin adının da bu dönemde, Arapların bulamaması umuduyla “Kumda saklı” anlamında “Famagusta” olarak değiştiği bilinen bir gerçektir.

Lüzinyanlar döneminde (1192-1489) ise Mağusa adanın Lefkoşa’dan sonra ikinci kenti durumuna yükselmiş ve Frenklerin diliyle “Famagusta” diye tanınmaya başlamıştır. Batı Hristiyanlığının Orta Doğu’da ellerinde tutabildikleri son yer olan Akkâ’nın 1291’de İslam askerleri tarafından zaptedilmesi üzerine birçok Frenk soylusu ve iş adamının Kıbrıs’a gelmesine izin verilmiş ve bunlar Mağusa’ya yerleşerek kenti işlek bir liman ve ticaret merkezi hâline getirmişlerdir.

Doğu ülkelerinden Suriye kıyılarına getirilen birçok kıymetli ticari eşya, Mağusalı tüccarlar tarafından Mağusa üzerinden Avrupa’ya sevkedilmeye başlanmış ve böylece kent Doğu-Batı ticaretinde bir transit merkezi, antrepo olarak büyük rol oynamıştır. İhraç edilen Kıbrıs ürünleri, ipek, arpa, tuz, amyanttan tutun da “ambelebulya” turşusuna dek türlü türlü çeşitleri kapsıyordu. Bu canlı ticari etkinlik Mağusa tüccar ve gemi sahiplerinin devasa servet sahibi olmalarına, yabancıların hayretini uyandıracak derecede lüks içinde, görkemli bir yaşam sürmelerine vesile olacaktı. Tüccarların yalnızca bir seferden elde ettikleri kârın bir bölümüyle bir kilise inşa etmeyi âdet hâline getirdikleri ve bu yüzden kentte kısa sürede 365 kilise yaptırıldığını eski kaynaklar yazmaktadır.

Kiliseler, manastırlar kenti Mağusa’da büyük kazanç ve lüks düşkünlüğü ahlak kurallarının umursanmadığı bir yaşamı da getirmiş ve bu hâl, Kutsal Toprakları (Filistin’i) ziyarete giderken kente uğrayan kimi dindar Avrupalılarca yadırganmış, hatta bir defasında İsveçli bir azize tarafından kent lanetlenerek çok kısa sürede mahvolacağı kehanetinde bulunulmuştu. St. Bridget adlı bu kadının kehaneti kısa sürede gerçekleşecekti; tabii siyasi ve ekonomik nedenlerle.

1372 yılındaki Ceneviz üstünlüğü ile sonuçlanan Venedik- Ceneviz arasındaki savaşta, bu bölgenin 1469 yılına kadar Ceneviz kanunları ile yönetilmesi kabul edildi. Bu dönemden başlamak üzere Venedik döneminin sonuna kadar Mağusa başşehir olmuştu. Ceneviz döneminde, şehir tamamen bir askerî bölge olarak kullanılmış ve bu da kentin kozmopolit tüccar sınıfının ve canlı ticaretin sonu olmuştu.

1489 yılına kadar ise Lüzinyanlar tekrar şehre hâkim olurlar. Bu sırada, Kıbrıs’ın son Lüzinyan Kralı II. James’in öldürülmesi ve Kraliçe Catherina’nın Venedikli olmasını fırsat bilen Venedikliler adaya sahip olurlar.

16 Şubat 1489 tarihinde Lusignan döneminin son kraliçesi Katerina Cornaro’nun St. Nicolas Katedrali’nde düzenlenen bir törenle adayı Venedik idaresine teslim etmesi üzerine Kıbrıs’ta Venedik hâkimiyeti başlar. Venedik döneminde (1489-1571) adanın refahının gözle görülür bir şekilde gerilemesi Mağusa’yı da etkiler.

Venediklilerin Kıbrıs’ı bir askerî üs olarak görmeleri, adayı genel olarak ihmal etmeleri sonucu Mağusa eski önemini yitirecektir Ticaretin durması ve adanın bir korsan yatağı hâline gelmesi Mağusa’yı olumsuz yönde etkiler.

Kıbrıs’ın Osmanlılar tarafından ele geçirileceği endişesi ile Lüzinyan döneminde inşa edilen surlar, dönemin ateşli silahlarına ve özellikle de topa karşı koyabilecek duruma getirilir. Surlar, sağlamlaştırılarak kalınlaştırılırken deniz tarafındaki Mantinengo Tabyası ile Kara Kapısı bu sıralarda inşa edilir. Ayrıca Osmanlılardan gelebilecek saldırıları önlemek, geri püskürtmek ve şehrin savunmasını güçlendirmek için surların dışına 46 metre uzunluğunda bir hendek açılarak içi su ile doldurulur. Tüm bu çabalara karşın kent uzun bir kuşatmadan sonra 1 Ağustos 1571 tarihinde Lala Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu tarafından fethedilir.

Osmanlı döneminde zengin tüccarların, varlıklı soyluların konakları, sarayları yıkılmış ve, Kıbrıs’ın ticari ve ekonomik etkinlikleri Larnaka’ya kaymıştır. Limanın da dolmasıyla Mağusa bölge içindeki kentsel ve ekonomik önemini yitirmiş, ticari yaşam tarihe karışmıştı.

Ölü bir şehir hâline dönüşen Mağusa’da çoğu asker olan 4-5 yüz kişilik bir nüfus vardı. 19’uncu yüzyılda Mağusa’yı ziyaret eden yabancıların kaynaklarında, Mağusa’nın, çekici yönü olmayan, yaşamı sıkıntılı ve bu hâliyle büyük bir hapishaneden farksız olduğu belirtilmekteydi.

Müslüman olmayan nüfusun surların dışına taşınmaya mecbur edilmesiyle, kentin güneye doğru gelişmeye başladığı gözlemlenmektedir. Maraş ve Aşağı Maraş bölgelerinde ilk yerleşimlerin oluşumu da bu döneme rastlamaktadır. Kent o dönemde daha çok önemli politik suçlular için bir sürgün yeri olmuştur. Namık Kemal, Suphi Ezel ve Kutup Osman bu sürgünlerden sadece birkaçıdır. Sosyal ve kültürel hayatta ortaya çıkan değişimlerle birlikte mimari ve fiziksel çevre de değişime uğramıştır. Yeni kullanıcıların sosyoekonomik ve kültürel hayatlarına uyum sağlamak için mevcut binalarda değişiklikler yapılmış, minare eklenerek katedral camiye çevrilmiş, bedestan ve arasta geliştirilmiş, medrese, hamam ve çeşmeler temel günlük ihtiyaçları karşılamak üzere inşa edilmiştir.

1878 yılında adanın îngizlizlere kiralanmasıyla başlayan İngiliz döneminde, liman önem kazandı; birçok insan, limanda ve limana bağlı depolarda işçi olarak çalıştı. Bu dönemde Rumlar ve Türklerin değişik bölgelerde yaşadıkları görülmekte, Türklerin genel olarak Suriçi’nde, Rumların ise Maraş ve Aşağı Maraş bölgelerine yerleştikleri bilinmektedir. Sömürge anlayışının bir yansıması olarak İngiliz idaresi, Türkler ve Rumların yaşadıkları bölgenin arasındaki bir konuma, Suriçi’ndekı geleneksel merkeze alternatif teşkil etmek üzere idari ve birtakım ticari işlevleri içeren idari bir merkez kurmuştur. Bu gelişmelere bağlı olarak kentin büyümesi ve gelişmesi, temel ekonomik faaliyetleri kontrolları altında bulunduran Rumların yaşamakta olduğu ve gelişmelerin yer alması uygun olan Maraş yönüne doğru yoğunluk kazanmıştır.Şehrin kimliğinde sömürge izerini taşıyan bir değişim söz konuşu idi.Yöresel malzeme ve detayları kullanarak idareleri altındaki topluma yakınlaşma anlayışını taşıyan İngilizler, bu özelliklerini Mağusa kenti üzerine de aktarmışlardır.

1960 sonrası günümüz Kıbrıs Cumhuriyeti dönemine gelindiğinde, Suriçi Türk belediyesi, diğer bölgeler ise Rum belediyesi tarafından idare edilmeye başlanmıştır, işte bu nedenle biz şu an Türk belediyesinin hizmet verdiği bölgede bulunmaktayız. Bu bölgede Rumlar pek bulunmuyorlar alışveriş için gelirler çok nadir arkadaş ziyaretine gelirler, burdakiler de Maraş’a giderler… Bu dönem içinde kent yoğun olarak Aşağı Maraş’ın güneydoğusuna doğru bir turizm merkezi olarak gelişmiştir. Özellikle, 1969-1970 yılları arasında Beyrut’ta süren savaştan dolayı Beyrut’un önem kaybetmesiyle Maraş, dünyanın en ünlü eğlence ve turizm merkezlerinden biri olarak gelişme göstermiştir. Bir tarafta İngiliz sömürgeciliğinin izleri şehirdeki yapılar üzerinde hissedilirken, diğer taraftan dünyadaki modern mimari akımının etkileri özellikle Maraş bölgesinde hissedilmekteydi. Bu dönem Mağusa’nın, tarihî geçmişi yaşatan dokusunun Modern Mimari ile birleşerek ileriye götürme isteminin yaşandığı bir dönem olarak mimari tarihe geçecektir.

St. Nicholas Katedrali bugünkü adıyla “Lala Mustafa Paşa Cami

Lüzinyanlar döneminde, 1298-1312 yılları arasında inşa edilen yapı, tüm Akdeniz dünyasının en güzel Gotik yapılarındandır. Lüzinyan kralları, önce Lefkoşa’da St. Sophia Katedrali’nde Kıbrıs Kralı, sonra da Mağusa’da St. Nicholas Katedrali’nde Kudüs Kralı olarak taç giyerlerdi. 1571 yılında cami hâline getirilene dek, bu törenler yapılagelmiştir. Katedralin en güzel ve en iyi korunmuş olan batı cephesinin mimarisi Fransa’daki Reims Katedrali’nden etkilenmiştir. Gotik tarzda işlemeli eşsiz bir penceresi bulunan katedralin 16’ncı yüzyıl Venedik galerisi avluda yer almakta ve günümüzde şadırvan olarak kullanılmaktadır. Girişteki yuvarlak pencerelerin üzerinde bir Venedik arması görülmektedir. Bazı hayvan figürleriyle suslu kabartmanın Salamis’teki bir tapınaktan geldiği sanılmaktadır. Katedralin apsiti, çoğu K.br.s kiliselerinde olduğu gibi, Dogu üslubunda ve üç bölmelidir. Yukandaki pencereler iyi korunmuş olup, batı cephesinde ve yanda iki şapel bulunmaktadır. Yapının önünde bulunan tarihi cümbez ağacı, adanın kuzeyinde çok az bulunmakta olan tropik bir incir turudur. (Fıcus Sycomorus). Bu ağacın, inşaat başladığı zaman dikildiği ve katedral ile yaşıt olduğunu söylenmektedir. Ağacın en belirgin özelliği yılda yedi kez meyve vermesidir.

Othello Kalesi

14’uncu yüzyılda Luzinyanlar tarafından inşa edilen Othello Kalesi, Mağusa kentinin ana girişlerinden biri olarak kullanılıyordu Kale girişi üzerinde asılı olan St Mark Aslanı kabartmasının altında kaleyi yeniden biçimlendiren kaptan Njcolo Foscari’nin adı ve 1492 senesi görülmektedir. Etrafı derin bir hendekle çevrili olan kalenin yapısında kuleler ve topçu bataryalanyla biten koridorlar bulunmaktadır Kale avlusunda bir kısmı Osmanlılara, bir kısmı İspanyollara ait toplar, demir gülleler ve taş gülleler de bulunmaktadır. Kara Kapısı bir Ravelin’le (yarım ay şeklindeki tabya) korunmuştur.

Buradaki geçitler ve top yuvalarına ek olarak bir şapel ve zindan olarak kullanılan yer altı odaları bulunmaktadır ve kalenin bugünkü adı, İngiliz döneminde kullanılmaya başlanmıştır. Şekspir ünlü trajedyasının bir bölümü Kıbrıs’ta bir liman kentinde geçmektedir. Oyunun kahramanı Othello, Faslı (Moor) biri olarak tanıtılır Yazarın, adanın Venedikli valisinin soyadının anlamı “Moor” olan Christophoro Moro’nun adını duyduğu ve yanılarak onun bir Faslı olduğunu düşündüğü sanılmaktadır.” diyerek kısa anlatımına son verir. Burada güzel fotoğraflar çeken özlem bu şehirden çok etkilenmiştir. Kalenin surlarının hâlâ ayakta ve bir liman kenti olması Mağusa’yı turistlere karşı daha cazip hâle getirir.

Kıbrıs’ta Tren

Kıbrıs’ta tren ilk defa İngiliz idaresi döneminde kullanıldı.

Kıbrıs’ta kullanılan lokomotifi bir ingiliz şirketi olan “Hamslet” imal etti. İlk proje ve ön çalışma 1899 yılında başlatıldı. Tren ise ilk seferini 1904 yılında Yüzbaşı Pirchard R.E. yönetiminde Lefkoşa-Mağusa arasında yaptı. Tren seferleri 1916 yılına kadar Lefkoşa-Mağusa arasında, sonra Güzelyurt ve 1932 yılından sonra da Lefke’ye kadar yapılıyordu. Tren hizmete girdikten sonra ticaret ve turizm gibi ekonomik alanlarda da gelişmeler kaydedildi. Mağusa limanının önemli derecede ticaret ve yolcu trafiği bakımından gelişmiş olması ve daha kısa bir sürede adanın belli yerlerine ulaşımın sağlanması ile meydana gelen turist artışı, trenin sağladığı katkılar olarak gösterilebilmektedir. özellikle tren hattının Lefke ve Trodos dağlarının yamaçlarına kadar uzatılması, Trodos’da turistik nitelikli otellerin yapılmasını sağladı. Bu durum da doğal olarak turist sayısının artışını sağlayan etkenlerden biri olmuştur. 1940-1945 savaş yıllarında trenin sık sık kullanılması yıpranmasına neden oldu.

Yıpranan trenin tamir edilmesi için 400 bin Kıbrıs liralık bir bütçeye gereksinim vardı. Bu bütçenin ayrılmasını göze alamayan son verdi.

Kapalı Maraş

Dünya üzerinde çok azdır belki de yoktur bir semtin 3 farklı ismi olduğu. Buraya Türkler Maraş, Rumlar Ammochostu, İngilizcede ise Varosha diye isimlendirmişler.

Rumlar oraları gözleri gibi görüyorlar çünkü çok para kazandıran bir yer. Beyrut’un bugünlerdeki gergin durumu nedeniyle özelliğini kaybettiği için turistler alternatif olarak Maraş’a geliyorlar. Anlattın mı peki Salih, Mehmet’e Maraş’ın ilk zamanlarını?” Bunun üzerine Salih kafasını sağa sola sallayarak hayır demek ister.

Tufan “O arazileri dedemler anlatırlardı; Osmanlı döneminden beri Abdullah Paşa Vakıf arazileri olarak korumuşlar. Ancak İngilizler her zamanki gibi yaptıkları oyunlarla o satılamaz denen vakıf arazilerini oyunlarla hilelerle kuralları yasaları hiçe sayıp kendi istediği gibi kayıtlarda oynayarak Rumlarla birlikte malları kendi üzerlerine geçirdiler.

Türkler burada otel sahibi falan değildirler. Burası genelde otel baronlarına peşkeş çekilmiş vakıf arazileridir. İngiliz yönetimi döneminde tapu koçanlarında oynama yapılarak satışa çıkartılmış ancak alıcıları İngiliz, Amerikalı, Fransız olan zengin yatırımcılara verilmiştir.

Mağusa kaleiçinde Kıbrıs Türkleri genelde berber, kahvehane, hayvancılık ve tarım işleri ile uğraşırlar. Ancak her meslekte en kârlı payı gene de Rumlar alırlar. Örneğin kaleiçine turist gelir Rum acenteler sahibi de Rum dükkân sahiplerinin dükkânlarından alışveriş yapılamasına olanak tanırlar.

Devlet yanı Kıbrıs Cumhuriyeti mi? Onu 61’de kurduk ancak 63’te gene Rumlar parçaladı. Enosis dediler bizi öldürüp veya adadan sürüp Türkiye’nin garantörlüğünü düşürüp Girit gibi adayı Yunanistan’ın bir ili hâline getirmeyi hedeflediler. Bunda İngilizlerin de çok payı var. Akdeniz’i bir İngiliz kontrolü hâline getirmeyi gelecek yüzyıllarda da hayal etmektedirler. 2 tane üssü var burada.

Karmi Köyü

Karmi köyüne doğru Salih arabalarını sürmeye başlar. Karmi’de çoğunluğunu İngilizlerin oluşturduğu nüfus yaşamaktadır. Bu şirin köy Girne’nin en güzel yerindedir.

Denizin mavi tonlu renklerini görebilmektedirler. Zengin olan İngiliz ailelerinin yazlık evlerinin bulunduğu yerdir. Rengârenk çiçekleri ile dolu bahçeleri olan zarif bir Kıbrıs köyüdür.

Kıbrıs’ın, İngiliz sömürgesi altında bulunduğu; 1878-1960 yılları arasında, adayı ziyaret eden aristokrat İngilizler; hayallerindeki yer olarak tanımladıkları Girne’ye yerleşmeye karar verirler. Nüfuzlu İngiliz aileleri ve sanatçılar: Akdeniz mimarisine uygun, muhteşem köşk ve villalar yaptırırlar. Palmiyelerin de bulunduğu, çiçek bahçeleri, dünyanın çeşitli yerlerinden gelen birbirinden güzel objeler ile süslenmiş bu saray gibi villalarda; uzun yıllar yaşamaktadırlar ancak günümüz koşullarında malum bir gerginlik var. Bunun yüzünden buradakiler huzursuzdur. Hatta buradan taşınıp gidenler de çoktur.

Lambusa Köyü

Her yer en az 500 senelik yerleşim yerleridir. Mesela burası da Kıbrıs’ta kurulan 10 krallıktan birisidir. Bizans döneminde burası liman kentidir ve zengin ticaret yapılan yerdi. Tıpkı Mağusa’da olduğu gibi Araplar buralar, da istila etmeyi planlamışlar ve burada yaşayan insanların huzurunu kaçırmışlardır ve burada yaşayan halk parmağını Beşparmak Dağları’na doğru yönelterek şurada gördüğünüz yere Lapithos köyünü kurmuşlardır.

Kıbrıs’ta demek yüzyıllardır insanlar çok acı çekmişler. Nedir bu insanların birbirinden alıp veremedikleri?

İnsanların hırsı. Ve emperyalist güçler hâlâ günümüzde bu hırs devam ediyor kaç gündür gözünüzle şahit oluyorsunuz Türklere karşı bir propaganda var, adadan tamamen kovulmamızı istiyorlar hatta bunu yasalmış gibi gösteriyorlar. Papaz bile çoğu Türk olan vatandaşına ev iş ve para verme vaadiyle Avustralya veya İngiltere’de yaşama hakkı tanıyorlar. Ve bunu kabul edenler burada neyi varsa devlete satıyor. Buradan aldığı paranın yanında vadedilen o ülkedeki ev iş vs. haklarını hemen alıyorlar ama tek şartla.” Selma Hanım sorar “Nedir o şart?” Salih “Bir daha adaya geri dönmeme şartıdır.” Yani bunu kabul ediyorsanız adaya gelmeyecek tüm haklarınızdan feragat etmiş oluyorsunuz. Bu şekilde nüfus Rumların çoğunluğuna bırakılacak. Türkiye de buradan hiçbir hak talep edemeyecektir.

Çünkü adanın nüfus olarak değil jeopolitik olarak da önemi çok büyüktür. Akdeniz’in ortasında olması Orta Doğu hem Kuzey Afrika’ya hem de Türkiye’ye, hem Ege Denizi’ne yakınlığı sayesinde Türkiye için çok daha önem kazanmıştır. Mesela Beyrut bir zamanlar ne kadar meşhur bir yerdi. Orta Doğu’nun Paris’i diye lakabı bile vardı. Evet, öyle bir yerdi. Kumarhaneleri, eğlence yerleri, birçok dünya standardındaki yıldızlı otelleri ve liman kenti olması konumunu ne kadar değerlendirmişti.

Ama günümüzde İsrail ile Lübnan arasındaki bu soğuk savaş yüzünden Beyrut her geçen gün viraneye dönmektedir. Ama bunun alternatifi de bizde kuruldu. Mehmet’in sorusu “Sahi mi neresi var mı öyle bir yer?” Salih “Evet var dün gece gittiğimiz Maraş.”

Güzelyurt

Adanın en güzel yeri olan Morfu’ya Türkler arasında Güzelyurt denilmektedir. Adına layık biçimde en güzel şekilde taşıyan Morfu, iklim olarak da çok güzel bir konuma sahiptir. Buradaki geziyi kısa tutup Salih onları Kıbrıs’a özgü “Caretta Caretta” cinsi deniz kaplumbağaları ile ünlü Akdeniz kumsalına götürmek üzere tekrar araca binmeye davet eder.

Soli

Salih yol üzerinde olan Soli kenti hakkında kısa bir bilgiyi aktarmaya devam eder “Antik Çağlarda bir liman kenti olarak kurulmuştur. Kıbrıs’ta deniz kıyısına yakın alanda kurulan şehirler ticaret amacıyla liman kentleri olarak kurulmuşlardır. Soli’deki tiyatro hâlâ günümüze kalan gelebilmiş nadide tarihî eserlerden bir tanesidir.” diyerek, Soli Harabeleri’nin hemen ardından bulundukları yere çok yakın olan Vuni Sarayı’na doğru ilerlemektedirler. Vuni Sarayı’na geldiklerinde Salih hemen bilgisini aktarmaya devam edecektir. “Kurulduğu zamandan ben Yunan yerleşim yeri olan Soli, Pers İmparatorluğu sempatizanı Doxandrios of Marion tarafından inşa edilmiştir. . Zamanla Pers egemenliği yerini Yunan egemenliğine bırakınca bu saray da işlevini yitirdiği için Soli’de yaşayan halk tarafından yakılıp yıkılmıştır. Bence artık Yunan egemenliği olduğu için daha da yenisini yapmamışlar ve restore etmemişlerdir. Hemen şurada görüyorsunuz yere oyulmuş olarak hâlâ günümüze kadar gelen sarnıçlarında halk yağmur sularını biriktirip kullanarak su ihtiyaçlarını karşılamışlardır.”

Vuni Sarayı’ndan daha da batıya yani adanın en uç noktasına gelindiğinde güzellik ve aşk tanrıçası Afrodit’in banyolarına doğru yol alınır. Akamas Yarımadası üzerindeki bu güzel alan, Adonis’in Akamas Ormanı’nda avlanırken susuz kalması ve su içmek için gittiği yerde Afrodit’i serin su da yüzerken gördüğü ve ona âşık olduğu yerdir. Suya girenlerin işlerinin yoluna gideceği sevgilisi ile arası bozuk olanların düzeleceğine inanılır. Bu efsane Orta Çağ boyunca geçerliliğini korumuştur. Afrodit Banyosu olarak da dile gelir buralarda.” Salih de ilk kez burada Özlem’in gözlerinin içine çok farklı bakar. Dikkatini çeker böylelikle. Çünkü Salih’e göre de Özlem bir “Afrodif’tir.

EOKA

Olaydan 2 gün sonra Lefkoşa’nın Türklerin yaşadıkları kesimi yoğun ve şiddetli ateş altındaydı. Resmen savaş vardı aslında. Türk Mukavemet Teşkilatı bugüne kadar sessizliğini korumuştu ama bunun Akritas Planı olduğunu da bilmekteydi. Yani bu iş bir planlı programlı yürütülüyordu. Makarios bu iş için Grivas’ın önerilerine olumlu bakmış ve o ne isterse Yunanistan’dan getirtmiş Türkleri öldürmeye başlamışlardı. Yani onlara göre Enosis başlamıştı soykırım da. Bunu bir örgüt kurarak yasallaştırdılar ve adına EOKA dediler.

“Ethniki Organosis Kyprion Agoniston” yani Türkçesi “Kıbrıs Millî Mücadele Örgütü” adını verdiler. EOKA’ya karşı kurulan Türk örgütün adı da TMT; yani ‘Türk Mukavemet Teşkilatı'”.

Birleşmiş Milletler Barış Gücü Kıbrıs’a ne zaman gelmiştir ve buradaki fonksiyonu ne olmuştur?

4 Mart 1964 tarihli meşhur kararın alınmasından sonra, bu karar uyarınca bir BM Barış Gücü Ordusu kurulması çalışmaları başladı. BM Barış Gücü Ordusu’na asker verecek ülkeler hazırlıklarını sürdürürken, Rum, liderliği, Barış Gücü askerleri adaya gelmeden önce mümkün olduğu kadar çok Türk köyünü ele geçirmek için mart ayı boyunca saldırılarını sürdürdüler. Af, Malya, Yayla, Larnaka, Bağlarbaşı, Kazafana, Gaziveren, Lefkoşa Türk bölgesi yoğun saldırılara uğradı, ağır kayıplar verildi.

Bu arada 17 Mart 1964’de Barış Gücü’nün (UNFICYP) kurulması tamamlanmış, 24 Martta Sakari Tuomiojia arabulucu olarak atanmış, 27 Mart 1964’de ise BM Barış Gücü göreve başlamıştı. Türk bölgelerine girişlerde kurulan barikatlarda, sivil halkın, insan haklarına aykırı ve insanlık onurlarını yaralayıcı bir şekilde aranmasına seyirci kalınıyor, Rum yönetiminin izin verdiği oranda, açlık çeken bölgelere sadece yiyecek götürülmesine aracılık ediyordu. Bu durum 26 Nisan 1964’e kadar devam etti.l964’de yapılan büyük bir mitingle protesto edilerek BM’nin tarafsız davranması istendi. 20 Haziran 1964’te ise BM Barış Gücü’nün ilgisizliğini protesto için kayıp aileleri büyük bir miting yaptı. Bu durum Barış Gücü’nün Türklerin güvenliğini sağlayamayacağını ortaya koydu.”

Rum saldırılarının başlaması ile birlikte Erenköy merkez olmak üzere Süleymaniye, Alevkaya, Bozdağ, Mansura ve Erenköy’den oluşan bir Türk kantonu meydana gelmişti. EOKA çeteleri bu kantonu işgal etmek için nisan ayından itibaren düzensiz saldırılara başladılar. Ne var ki gördükleri şiddetli direnç yüzünden, bu saldırıları başarıya ulaşmadı.

Bu arada İngiltere ve Türkiye’de yükseköğrenimde bulunan Kıbrıslı Türk gençler de, 40-50 kişilik, gruplar hâlinde önceleri sandallar, daha sonraları ise hücumbotlar aracılığı ile Erenköy bölgesine çıkarak köylülerin oluşturduğu savunma cephesine katılmaya başladılar.

Diğer yandan Erenköylü balıkçılar da küçük sandalları ile Anamur’a (Mersin) giderek, silah ve cephane getirmeye başladılar. Bu silah getirme işine TMT sözlüğünde BEREKET, silah getirenlere de BEREKETÇİ deniyordu.

Getirilen silahlar gizli olarak tüm adadaki direniş ve savunma yuvalarına dağıtılmaktaydı. Denebilir ki Türk halkının saldırılar karşısında yok olmamasının en büyük etkeni, Erenköylü balıkçıların getirdiği bu silahlardı.

Bu arada 9 Haziran 1964’te adaya gelen Grivas, nisan ve mayıs ayları boyunca süren saldırılarla bir sonuç alamayan Rum-Yunan birliklerinin başına geçti ve Yunan Genel Kurmayı tarafından Başkomutanlığa atandı.

Grivas, ilk olarak 5 Ağustosta Mansura ve Bozdağ’a, ardından Selçuklu ve Alevkaya ‘ya saldırdı.

Larnaka & Limasol

Limasol’un dünyaca ünlü festivallerinden birisi de Limasol Şarap Festivalı’dir.

İngiliz Üsleri

Larnaka bölgesi de Limasol gibi bir İngiliz askerî üssüne ev sahipliği yapmaktaydı. Limasol’daki Ağrotur İngiliz Askerî Üssü, İngiliz Yönetimi sırasında Orta Doğu ve kuzey Afrika’da İngiliz sömürge yönetimini ayakta tutmak açısından kurulmuş Kıbrıs yönetimi ile ayrı bir özerk yerdir. Buraya sivil halkın girmesi yasaklanmıştır. Bu durum aynı şekilde Larnaka bölgesindeki Dikelya ingiliz Askeri Üssü’nde de geçerlidir. Limasol konum itibarıyla Kıbrıs’ın en alt kısmında güneyde yer alır. Ve Baf ile Larnaka arasında köprü gibidir.

İngiltere buradan kuzey Afrika ve orta doğuyu da kontrol eder.

Cumhuriyet’in kurulmasından sonra hemen İngilizler adanın en stratejik bölgeleri olan Dikelya ve Ağrotur bölgelerinde konuşlanır. Buraları garantör devletler tanımama hakkında sahiptirler yani, Yunanistan ve Türkiye. Ancak İngiltere’de bir garantör devlet olduğu için adadan ayrılsa da üslerini burada bırakır. Bu iki üs adanın toplam yüzde üçlük bir bölümünü kapsar üs bölgesinin içinde tarım yapılabiliyor. Hatta birçok nümayiş esnasında Kıbrıs Türkleri İngiliz üslerine sığınmışlardır bile, bu 8 sene içinde.

 

This Post Have no Responses

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir