Küçük Arı

Chris Cleave’nin kaleme aldığı Nijeryalı genç bir kızın, bir şahit olarak ülkesinde yaşadıkları, bir kaçak olarak Birleşik Krallık’ta yaşadıkları ve tekrar döndüğü ülkesinde bir kaçak olarak yaşadıklarını konu alan Küçük Arı adlı romandan aldığım notlarım.

Sizin ülkenizde dehşet, ondan yana bir derdiniz olmadığını kendinize hatırlatmak için aldığınız bir dozluk bir şeydir. Ben ve köyümdeki kızlar için ise dehşet bir hastalıktır ve bizi hasta eder.

…Yere oturdum. Nefesim kesilmişti. Yarışarak önümden geçen trafiği seyrettim; üç şerit sağa, üç şerit diğer yöne. Bunu evdeki kızlara anlatacak olsam bana şöyle derlerdi, “Tamam, sabahtı ve insanlar tarlalarındaki işlerine gidiyorlardı. Ama neden sağdan sola giden insanlar, soldan sağa giden insanlarla tarlalarını değiştirmiyorlar? Böylece herkes evinin yakınındaki tarlasında çalışabilirdi.” Ondan sonra omuz silkmek zorunda kalırdım; çünkü, mesela “Ofis nedir, orada ne tür bitkiler yetişir?” gibi daha aptalca sorulara yol açmayacak bir cevap bulamazdım…

… Kızılgerdan bahçenin kuytu bir köşesinde solucanını şöyle bir sallayıp yutuverdi; bir Tanrı’nın vurdumduymazlığı ile solucanın hayatını bir çırpıda aydınlıktan karanlığa çekiverdi. Hiçbirşey hissetmedim. Titizlikle ekili bahçede sersemleyen oğluma baktım; sonra üstü çamurlu ve yorgun, eve girmek için bizi bekleyen Küçk Arı’ya baktım.

Böylece, hayatın engelleri aşarak ortaya çıktığını kavramıştım sonunda. Doğaya karşı kurduğum savunma mekanizmaları şimdi ne kadar aptalca görünüyordu: Küstah dergim, yakışıklı kocam, annelikle ilişkilerim arasına çektiğim Majino Hattı’m. Dünya, gerçek dünya, aradan kendine bir yol bulmuştu. Kanepeme oturmuştu ve daha fazla inkar edilemezdi. …

…Birlikte çalıştığımız gazetede Andrew’yla ilk tanışmamızı hatırladım. Editörüyle yüce prensipler üzerine, hemen oracıkta işten kovulmasına neden olan bir ağız dalaşı içindeydi. “Yüce bir şekilde” kovulduktan sonra koridorda öfkeli uzun adımlarla ve muhteşem bir güzellikle yürümüştü. O anda ilk kez, “İşte gurur duyulacak bir adam,” diye düşünmüştüm. Sonra Andrew, ağzım bir karış açık onları seyrederken -sadece geçip oradan haber odasına gidiyormuş gibi davranmaya çalışmıştım- bana takılıp tökezlemişti. Sırıtarak bana bakmış ve hiç tereddüt etmeden, “Eski iş arkadaşınla bir akşam yemeğine ne dersin?” diye sormuştu. Milyarda bir olan bir şeydi. Işığı şişeye doldurmak gibi bir şeydi….

… Biz Afrikalılara kimsenin hiçbir şey anlatmamasının gerçek nedeni budur; yoksa ülkemi cehalet içinde bırakmak istemeleri değil. Çünkü kimsenin oturup da Gelişmiş Dünya’nın birinci ilkesinden başlayıp anlatacak kadar zamanı yoktur. Belki yapmak da istersiniz ama yapamazsınız. Sizin kültürünüz öylesine karmaşık hale gelmiş ki, bir bilgisayara ya da baş ağrınızı dindirmek için aldığınız bir ilaca benziyor. Onu kullanabilirsiniz ama nasıl çalıştığını anlatamazsınız. Odunlarını evlerinin karşısına yığan kızlara kesinlikle anlatamazsınız….

… Çay, ülkemin doğusunda, arazinin bulutlara doğru yükseldiği ve nemli hava yüzünden ağaçların uzun yumuşak yosundan sakallarının çıktığı topraklarda yetiştirilmesine rağmen, biz köyümüzde hiç çay tatmamıştık. Doğuda tarlalar yeşil tepeliklere doğru uzanıp, sisin içinde kaybolurlar. Üzerinde yetişen çay da kaybolur. Sanırım, hepsi ihraç edilir. Ben de onunla birlikte ihraç edilene kadar hiç çay tatmamıştım. Ülkenize yolculuk yaptığım tekne, çay yüklüydü….Beni gözetim merkezine koydukları zaman kahverengi bir battaniye ile plastik bardakta çay verdiler. Ve çayı tattığımda bütün istediğim gemiye gidip ülkeme geri dönmekti. Çayın tadı ülkemin tadına benzer. Acı ve sıcak, güçlü ve anılarla keskin. Özlem tadındadır.  Sonra kaybolur; dudakların hala sıcakken tat dilinden kaybolur. Sisin içine uzanan tarlaların kaybolduğu gibi kaybolur

…Köyümüzdeki tek İncilin, Matta 27. bölüm, 46. ayetten sonraki sayfaları kayıptı; yani bizim dinimiz, hepimizin bildiği kadarıyla, “Tanrım, Tanrım, neden beni terk ettin?” diye bitiyordu. Böyle yaşardık, neşeli ve umutsuz. O zaman çok gençtim, bir geleceğe özlem duymuyordum; çünkü böyle bir hakkım olduğunu bilmiyordum. Dış dünyada tek bildiğimiz sizin çok çok eski filmlerinizdi. Çok acelesi olan, bazen uçakla, bazen motosikletle giden adamın filmi (Top Gun)

…”Gerçek adın ne?” diye fısıldadı.

Gülümsedim. “Benim adım Udo.”

“Uuu-do mu?”

“Evet. Udo, barış demektir. Barış ne demektir biliyor musun, Charlie?”

Charlie kafasını salladı.

“Barış, insanların birbirlerine gerçek adlarını söyleyebildikleri bir zamandır.”

“Eğer yüzün hayatın ağır tokatlarıyla şiştiyse, gülümse ve şişman bir adammışsın gibi davran.” Nijerya Atasözü.

Chris Cleave’nin kaleme aldığı Nijeryalı genç bir kızın, bir şahit olarak ülkesinde yaşadıkları, bir kaçak olarak Birleşik Krallık’ta yaşadıkları ve tekrar döndüğü ülkesinde bir kaçak olarak yaşadıklarını konu alan Küçük Arı adlı romandan aldığım notlarım. …Sizin ülkenizde dehşet, ondan yana bir derdiniz olmadığını kendinize hatırlatmak için aldığınız bir dozluk bir şeydir. Ben ve köyümdeki kızlar…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.